Mehmet Özcan

Giri? Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Ziyaretçi Sayacı

 
Bugün148
Dün133
Bu Hafta616
Bu Ay610
Toplam630284
Anasayfa arrow Rehberlik arrow Başarıya Giden Yol içimizden Geçer
Başarıya Giden Yol içimizden Geçer
‘Başarıya giden yol’ … diye başlayan pek çok öğüt, yol gösterme, belki de öneri vardır. Kimi öğütler ‘çok çalışmayı’ kimi yol göstermeler ‘hedefini doğru seçmeyi’ önerir. Bütün bunlar kendi başına doğrulardır ama gene de ortalıkta çok sayıda başarısız insanın neden bulunduğunu açıklamaz.

Bu konudaki yaygın kanı ‘herkesin başarılı olamayacağı’ ya da başarının kimileri için söz konusu olan bir talih’ olduğu yolundadır ve yanlıştır. Başarı hiç kimsenin tekelinde değildir. Herkes başarılı olabilir. Yineliyorum, herkes başarılı olabilir. Ama ‘başarılı olmanın kuralları’ vardır ve bunları dikkate alanlar başarılı olabilir. Bu bölümde ‘başarıya giden yolları’ göreceğiz, sonra da başarıyı hep birlikte yaşayacağız.

 
İÇİMİZDEN GEÇEN YOLU GÖREBİLMEK…
 

Başarı konusunda insanların en büyük yanlışı, bu yolu kendi dışında aramaktır. ‘Başarı’ dendiği zaman insanlar hep kendi dışlarına bakarlar. Başka insanların ‘neyi başarı kabul ettiği ’ ya da ‘başarılı örneklerin kimler olduğu’, başarının sonuçlarının neyle ölçüldüğü gibi ölçütler çok önemli sayılır. Bu yanlışın temel nedeni, insanların böyle bakmaya, böyle görmeye, böyle kabul etmeye alıştırılmalarıdır.

Oysa, her insanın yapısı ayrıdır, beklentileri ayrıdır, kapasitesi ayrıdır, başarılı olacağı alanlar ayrıdır. Bu nedenlerle de karşılaştırmaya dayalı koşullanmalar yanlış sonuçlar doğurur.

Öncelikle bilmeliyiz ki ‘başarıya giden yol içimizden geçer’. Öyleyse önce ‘içimize bakalım ve kendimizi görmeye çalışalım’. Başarı için harekete geçireceğimiz en büyük araç kendimiziz, bunu unutmayalım.

 
AİLE İÇİ İLETİŞİM
 

Aile içi iletişim çok önemli olduğu halde yeterince üzerinde durulmayan bir konudur. Yaygın olarak görülen iletişim biçimi ‘gereksinme iletişimi’ diyebileceğimiz bir durumdur. Bu iletişim modelinde, iletişimi belirleyen etkenler’ günlük gereksinmelerdir’ iletişim kodları da buna uygun sözcük formatlarıdır. 'Yemekte ne olduğu?’ ya da ‘telefon faturaları’, ‘çocukların okuldaki durumları’ 'günlük olayların kısa notları’, 'beklenmeyen olaylar’ kısa konuşmalarla aktarılırken birlikte olunan zamanın çoğunu TV izlemek, TV program yorumları, gündemdeki konuların kısa değerlendirmeleri, ev içi iletişimin mesajları almaktadır. Daha derinlerde yer alan beklenenler, düş kırıklıkları, geleceğe ilişkin duygular, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz iletiler günlük iletişim içinde kendine yer bulmamakta, bu nedenle de ‘mesajlar örtülmekte’, 'duygular sessizce geçiştirilmektedir’.

Aile içi iletişimin düşük yoğunluğu, sığlığı, azlığı giderek insan arası ilişkileri de zayıflatmaktadır. Aile içinde yabancılaşma görülmekte ‘etkin iletişim’ aile dışındaki gruplar arasına kaymaktadır. Baba işyerindeki arkadaş gruplarıyla, anne kadınlar arasındaki gruplarla, çocuklar da arkadaş gruplarıyla etkin iletişim kurmayı yeğlemekte, duygu ve düşüncelerin paylaşımı da ev dışına taşınmaktadır.

Ev içinde zayıflayan iletişim, buna karşın ev dışında canlanan ilişkiler insanlar arasındaki yabancılaşmayı arttırmakta, bu durum da değişen insan davranışlarını far ketmeyi engellemektedir. Bu durumun yarattığı doyumsuzluk evdeki bütün bireylerin davranışına yansıyarak ev içi gruplaşmalarına yol açmaktadır. Anne oğul, baba kız ya da çocuklar arası koalisyonla anne babaya karşı cepheleşme eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Bu durum, iletişimi büsbütün bozmakta, sosyal rolleri sertleştirmektedir.

Bütün bunların çözümü, ev içinde ‘eşitlikçi, sosyal rolleri arkadaşça yumuşatan, aile disiplinini kimseyi yaralamadan kurup yürüten, anlayışlı, şefkatli, ilkeli bir aile yapısı’nı kurup sürdürebilmektedir. Eşler arasındaki anlayış ve davranış bütünlüğü, iletişimi güçlendirerek çocukların sosyal rollerini benimsemeye yol açar. Böylece aile içindeki iletişim de, aile dışındaki iletişim de doğru bir temele oturmuş olur.

 
NEDEN VE NASIL DAVRANIRIZ?
 

İnsanların her davranışı, farkında olalım ya da olmayalım bir amaca yöneliktir. Kimi zaman bunu fark edemeyiz ve ‘neden öyle davrandığımı bilmiyorum’ deriz. Gerçekten de her davranışımızın nedenini bilemeyiz. Ancak, her davranışımızın bir ya da birden çok nedeni vardır. Bu nedenlerin altında da ‘gereksinmelerimizin güdüsü’ vardır. Acıktığımız zaman yiyeceklerin bulunduğu yere doğru gideriz. Bir araca binmek istiyorsak gözümüz yoldaki araçlara ya da duraklara yönelir. Bir şey öğrenmek istiyorsak, soracak birisini, okuyacak bir sayfayı ya da öğretici bir metni ararız. Onun için de her davranışımız için şu iki soruyu kendimize sormayı alışkanlık durumuna getirmeliyiz: Bu davranışı yapmamın amacı ne olabilir? Bu amacın temelinde nasıl bir gereksinmem olabilir? O zaman davranışlarımızı amaçsız olmaktan çıkarıp amacını anlayabiliriz. Unutmayalım ki ‘ gerçekte yapmak istemediğimiz’ bir şey için kırk türlü bahane buluruz da ‘gerçekte yapmak istediğimiz bir şey için’ hiç bir engel tanımayız.

 
DAVRANIŞLARIMIZ NASIL OLUŞUR?
 

Davranışlarımızın iki önemli ayağı vardır: Bilişsel ayak ve duygusal ayak. Bilişsel ayak, bir konu hakkında bildiklerimizden oluşur. Duygusal ayak ise, bir konu hakkında hissettiklerimizden oluşur. Davranışlarımız, bu her iki ayak üzerinde geliştiği için, ikisinin de önemi vardır. Örneğin, ‘internetten bilgi almak’ konusunda, bildiklerim ‘bu konunun hızlı ve her yere ulaşan bilgi alma yolu’ olarak olumludur. Ancak, hissettiklerim, ‘ya yapamazsam?’ biçiminde bir korku olursa, internet konusunda isteksiz bir davranış ortaya çıkar. Bu davranış, özellikle eski alışkanlıklarını bırakıp yeni alışkanlıklar kazanmak zorunda kalan eski kuşaklar için söz konusu olmuş, buna karşı önlemler aranmıştır. Beslenme biçiminde diyet yapan birisi için şöyle bir davranış örneği verilebilir: ‘Şimdi şu yiyecekleri yememem gerekiyor, bunlar diyet listemde yok’. Ama, aynı zamanda ‘canım da şunları yemeyi çok istiyor’ gibi güçlü bir istek duyabilir. Bu durumda ortaya ya ‘ biraz yersem bir şey olmaz’ gibi ortalama bir davranış çıkar, ya da ‘ bu isteğimi bastırıp diyetimi sürdüreyim’ diyen bir kaçınma davranışı görülür. Onun için de, ‘çok istekle yaptığımız’, ‘isteksiz yaptığımız’, ‘yapmaktan kaçındığımız’ davranışlarda ‘bilişsel ayağımız’ ile ‘duygusal ayağımız’ın neler söylediğine kulak verirsek, ayaklarımızın uyumunu ya da uyumsuzluğunu daha iyi anlarız.

 
BİRBİRİMİZİ NEDEN ANLAMAYIZ?
 

Bu sorunun sade bir yanıtı vardır: ‘anlamak istemediğimiz için’. Peki neden ‘anlamak istemeyiz’. Bu sorunun yanıtı da çoğunlukla o kişi ya da o konu hakkında bir önyargımız vardır. ‘Kişinin ne söyleyeceğini ya da neden söyleyeceğini’ bildiğimiz konusundaki eski deneylerimiz bizde bir önyargı oluşturmuştur. Bu da, bizim dinlememizi engeller. Dinliyormuş gibi yapar ama aslında dinlemeyiz. Bu durum en çok ev içindeki bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerinde, işyerlerindeki ilişkilerde, kitle iletişim araçlarına karşı olan tutumlarımızda görülür. Bu önyargıların temelindeki önemli yanlış ise, ‘durumun değişmezliğine ilişkin bir genelleme’dir. ‘O hep böyle yapar’, ‘onun ne diyeceği bellidir’ ya da ‘şimdi gene şunu isteyecektir’ gibi önyargılı tutumlar birbirimizi anlamayı engeller, bu yüzden de birbirimizi anlama özürlüsü durumuna düşeriz.

 
EMPATİK DİNLEME NE DEMEKTİR?
 

Karşımızdakini dinleme biçimlerimiz çok çeşitlidir. Bu çeşitleri tanımlayan deyimler dilimizde yer almıştır. ‘Can kulağı ile dinlemek’, empatik dinlemenin tanımıdır. ‘Can kulağı’, yüreğimizin, gönlümüzün kulağıdır ve ‘anlamak için dinlediğimizi’ belirtir. Empatik dinleme; kendimizi onun yerine koyarak dinleme, anlamak için dinleme demektir ve iletişimin çok değerli bir anahtar davranışıdır. Empatik dinlemeyi bilen ve uygulayan birisi, karşısındaki ile iletişim kurmadan en önemli basamağı başarıyla çıkmış demektir. Arapların güzel bir sözü vardır: ‘Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır’ derler. Bizde de ‘kulak arkasına atmak’ deyimi, söylenenlere hiç önem vermeden dinlemek anlamına gelir. ‘Sen onu külahıma anlat’ deyimi de, söylenenlere inanılmadığını belirtir. İletişim kurmak için mutlaka birbirimizi ‘empatik dinleme’ ile dinlemeyi başarmalıyız. Bunun yolu da ‘karşımızdakini anlamak için dinlemenin içtenliği’nden geçer. İçten olalım, yeter. 

SORU SORMAK...

 Büyük bir bilim adamına, yetişmesindeki en büyük etkenlerin neler olduğunu sormuşlar. Bilim adamı, “Annem,” demiş. “Annem, okuldan döndüğüm her gün, ‘ Bugün güzel bir soru sordun mu?’ derdi. Beni yetiştiren en önemli etken budur.”
Soru sormak zekanın işlerliğidir.

Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlerlik kazanamaz, kişilik gelişemez.

Sorusu olmayan, hep yanıtı olan olan bir kültür geri kalmış kültürdür.

Otokrasinin hep yanıtı vardır, sorusu yoktur.

Demokrasinin hep sorusu vardır, yanıtı araştırmadır.

Çocuklar çok soru sorarlar. 3-4 yaşından başlayarak bıktırıncaya kadar soru sorarlar. Dünyayı keşfetmek, olan biteni anlamak canlı algılarının hedefidir. Algılarıyla zenginleşen dikkatleri belleklerini oluşturur, sonra da, “Neden öyle olmuş?”, “Bu niçin böyle?” diye muhakeme temelini ararlar. Onları yanıtlamazsanız, araştırmazsanız, susturursanız, durdurursanız bir süre sonra gerçekten susarlar, susmanın rahat etmek olduğunu öğrenirler.

Siz rahat edersiniz, çocuğun zekası da engellenmeyi öğrenir.

Soru sormak basit bir zihinsel işlem değildir.

Soru sormak; 1- Cesaret, 2- Merak, 3- Kararlılık, 4- Sonucu göğüsleyen bir direnç gerektirir.

Eğer bütün bunlara sahip değilseniz, soru soramazsınız, yapacağınız iş de yanıtları dinlemek olur.

Bizler neleri merak ederiz, sorarız?

Bilgisayarların yeni bulunduğu döneme ilişkin bir anekdot vardı: Bütün milletlerin temsilcileri bilgisayarın karşısına geçmişler, soru soruyorlar. Bilgisayar da kısa ve yoğun bir işlemden sonra soruyu yanıtlıyor. Bizim temsilcimize sıra gelince sorusunu soruyor: “Ne var, ne yok?” Bilgisayardan bir süre işlem yapıldığına ilişkin sesler geliyor ama bir türlü yanıt gelmiyor, sonunda elektrik şerareleri ve dumanlar içinde kalan gereç iflas bayrağını çekiyor.

Gerçekten, ne demektir. “Ne var, ne yok?”

Bu aslında bir soru değildir, bir dolgu konuşmadır.

Karşılaştığımız zaman birbirimize sorduğumuz soruların çoğu da basmakalıptır ve anlamsızdır.

Ne yapıyorsun? (Anlamsız bir sorudur, soruyu soran karşısındakinin ne yaptığını çok iyi bilmektedir).

Nasıl gidiyor? (bu sorunun da belirgin bir hedefi yoktur, öyle laf olsun diye sorulmuştur, karşısındaki de belirsiz bir el işareti yaparak “ne olsun” gibi, “idare eder” gibi doğru yanıtlar verir.

İşler ne alemde? (Bu soruyla da hangi işlerin kastedildiği belli değildir, öyle sorulmuştur. Yanıt da aynı yüzeysellikte olur).

Sorduğumuz sorular genel olarak kişiseldir ya da kişilerin özel hayatlarına duyulan merakın ürünüdür.

Birisiyle karşılaşıldığı zaman sorulan “Nerelisin?”, “Kimlerdensin?”, “Ne iş yaparsın?”, “Nerede oturuyorsun?”, “Evli misin?”, “Çocuk var mı?”, “Çocuklar iyi okuyor mu?” gibi soruların tümü de güvenlik soruşturmasıdır. Bu sorularla karşısındakinin güvenilir olup olmadığı araştırılır.

Çevreyle ilgili sorular da kişilerin ne yapıp yapmadığı, ne alıp almadığı, nerelere sahip olduğu türünden dedikodu sınıfına giren merak sorularıdır.

Çocuklara sorulan sorular da sığlığın ve çocuklara değer vermemenin göstergesi değil midir?

- Anneni mi seviyorsun, babanı mı?
- Bizim çocuğumuz olur musun?
- Kazağını bana verir misin?

Çocuk biraz büyükse “okulu ve dersleri” sorulur.

Bu soru tipleri gerçekte “soran bir ilgi”yi göstermez.

Bilimle, kültürle, sanatla ilgili merak soruları ancak bu konularla gerçekten ilgili olanların bir bölümünde görülür. O çevrelerin de önemli bir bölümünün soruları değil, başkalarına aktarılması gereken yanıtları vardır.

Soru sormayı eğitiminize koyabildiğiniz zaman eğitiminiz başlamış olacaktır.

Soru sormayı kültürünüze sindirdiğiniz zaman uygarlık yoluna girmiş olacaksınız.

İyi bir sorunuz var mı?

DR. ERDAL ATABEK


Yorum (0)add feed
Yorum yazın

Kayıtlı üye değilsiniz. yorum yapmak için üye olmalısınız.Yorum sorumluluğu size ait olacaktır.


busy